Ayhan Geçgin ile Söyleşi / Mustafa Orman

“Sanki dilin egemeni olan bizmişiz gibi bir hava var yazılanlarda”

İlk romanınız Kenarda ile edebiyat dünyasına adım atmış oldunuz. “Kenarda” romanının çıkışından önceki süreçten, yani hazırlık sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Bir hazırlık sürecinden bahsedebilmem için size kitaba başlamadan önceki yıllardan, yaşama ve yazma çabamdan bahsetmem gerekir. Bu da uzun –belki de kısa- ve gereksiz olur. Sonuçta önemli olan kitaptır. Ben kitaplarımdan da kendimden de bahsetmeyi pek beceremem.

Kenarda romanıyla klasik roman anlayışından uzak bir yol izlemişsiniz. Her şeyi biraz okurun inisiyatifine bırakmışsınız. Bununla neyi amaçladınız? 

Yazarken, belki genel olarak üstüne konuşabilinir ama öyle açık, kesin bir amaç var mıdır, emin değilim. Amaç değil de, belki çok derinlerde, yazarın kendisinin de bilmediği bir yerlerden gelen, neyin peşine düştüğünü bilmeksizin peşine düştüğü bir şey, bir dürtü, bir arayış dürtüsü gibi bir şey söz konusu olabilir…

Belli bir üslupla yazmak –adeta belli bir frekansa ayarlı olmak gibi- bir şeyleri de dışarıda bırakmayı gerektirir. Üslup biliyorsunuz modern roman için söylenir. Modern edebiyatla birlikte her şey üslup olur. Üslup bir araştırmaya, başlı başına bir çabaya, arayışa dönüşür, eskisi gibi orada hazır, verili olan bir hakikatin betimlenmesi değildir artık. Bizzat dilin kendisi bir duyma, algılama organı gibi çalışmaya başlamıştır. Okurun konumu da değişir, okurun payına da bir çaba, benzer bir arayış düşer.

Ama tabii uzun süredir işler biraz değişmiş gibi görünüyor.

Ayrıca Kenarda romanında, okura bir sır verilecekmiş umudu yaratılmış, roman bittiğinde bu sırrı da öğrenemiyoruz. Neden böyle bir yol seçtiniz?

Ben böyle düşünmemiştim. Ama sır güzel bir sözcük oldu. Özellikle, aşağı yukarı Kenarda’yı yazdığım sıralardan itibaren Türkiye de, hepimizin bildiği, hissettiği gibi, büyük, giderek hızlanan bir dönüşüm sürecinin içine girdi. Biz de artık bir “açıklık” ya da “kanı toplumu” haline geldik, öyle görünüyor. Duygularımızın, fikirlerimizin bize ait olduğunu düşünüyor, onları sürekli, üstelik neredeyse içimizde oluşur oluşmaz hemen, ifade etmek zorundaymışız gibi hissediyoruz. Bizi sürekli “açık olmaya”, “görünmeye” zorlayan böyle bir çağda sır, sırrın doğası üzerine yeniden düşünmek güzel olabilir.

O zamanlar genel olarak yazıda şöyle bir şey görüyordum: Yazarken sanki ikili bir şey iş başındaydı. Bir yandan etkinlik, yapma, bir çalışma olarak işleyen güç, öte yandan dipteki ters bir akıntı gibi, buna karşıt, zıt bir akış, yapılanı söken, bir karşı-edim gibi işleyen, bir yapmama gibi beliren bir güç. Yazma etkinliğinin içinde aynı zamanda tıpkı bir etkinlik gibi iş gören bir yazmama varmış, sanki yazmak bu ikisinin artık ayırt edilmediği bir yere doğru çekilmekmiş gibi.

Tüm bunları başka türlü söylemek gerekirse, yazı bana kalırsa bir araçtır, şimdiki durumdan, bizi ne yaşayan ne de ölü kılan şimdinin hapishanesinden çıkışın, bir yaşam olanağının -şüphesiz sanal bir yüzeyde- araştırılmasıdır. Bu açıdan kendisinde kendi sonunu isteme, kendi silinişini arzu etme gibi bir şey barındırır. Ama tuhaf bir araçtır. Zira aynı zamanda, çocukların oynamasına benzer bir biçimde kendisi için olan, amacı kendinde olan bir şeydir de. Bu iki çelişik şey nasıl yan yana gelmektedir? Doğrusu açık bir yanıtım yok.

İlk olarak Kenarda daha sonra Gençlik Düşü son olarak da Son Adım romanınız yayımlandı. Bu romanlarla, oluşturmaya çalıştığınız toplumsal bellek nedir?

Bunu sanırım başkaları yanıtlamalı…

Eleştirmenlerin ve okurların, edebiyatınızı kısmen veya tamamen anlayamadıklarını düşünüyor musunuz?

Eleştiri kurumlara bağlı bir iş gibi gözüküyor, yani üniversitedeki bölümlerden dergilere, başka araçlara, işleyen, üreten, üretmeye zorlayan bir mekanizmanın, bir ortamın sonucudur. Bu, söylemek bile fazla, yok. Bugün eleştiri birkaç kişinin kişisel çabasına kalmış görünüyor. Gitgide de gazetelerin kitap eki sayfalarına sıkışıyor, tanıtım metinlerine dönüşüyor. Eleştiri eksikliğini duyduğumuz bir şey.

Gençlik Düşü romanında felsefi bir sorunu hikâye ile diriltme yoluna gitmişsiniz. Fransız yazarlardan da gördüğümüz bu yol, tekrara düşme tuzağını da sizce beraberinde getirmiyor mu?

Nasıl bir felsefi sorun, bunu biraz açsaydınız iyi olurdu. Ama olabilir. Gençlik Düşü’nde beni rahatsız eden şeyler var.

Romanlarınızdaki felsefi sorunların çağrışımı, okura kısa bir zaman diliminde anlaşılma olanağı vermiyor –vermemeye de devam ediyor-. Katılıyor musunuz?

Okur, bir topluluğa işaret ettiği kadarıyla genel, soyut bir sözcük. Okumak ise daha çok birebir, karşılaşmaya benzer, canlı, sürüp giden bir ilişkidir. Anlamak, anlaşılmak bu ilişkinin çok küçük bir parçasını içeriyor olabilir.

Son Adım romanıyla ustalığa adım attığınızı düşünüyor musunuz?

Geçen aylarda bir vesileyle yeniden Kafka’yı okudum. Günlüklerini karıştırırken şöyle bir nota rastladım. Şöyle diyor:“Diretme. Belli bir biçimde gelişmek istemiyorum; istediğim yerimi değiştirmek… Hemen kendi yanı başımda dikilmem, üzerine dikildiğim yeri bir başka yer olarak algılayabilmem bana yetecektir.” ((Kâmuran Şipal çevirisi). Burada birçok şey var, ama soruyla ilgili olarak şunu söyleyebilirim. Kafka’da sorun, ustalaşmak ya da benzer biçimde olgunlaşmak, sonunda da hayranlık duyduğunu bildiğimiz Goethe türünden bilgelik dolu bir yaşlılığa erişmek olmamıştır. Bu belki de uygarlık dediğimiz şeyin süregelen, egemen imgesidir. Yaşamın çocukluktan yaşlılığa aşama aşama gelişip olgunluğa, tamlığa doğru evrilmesi. Nasıl insan hayvandan daha üstünse, yaşlılık da çocukluktan üstündür. Kafka’ya geldiğimizde bu klasik imge artık geçerli değildir, hatta bir tuzağa, ayartıya dönüşmüştür. İşler çok daha ciddileşmiştir.

Demek ki ustalaşmakla kendi konumuna iyice yerleşmekle, orada adeta kök salmakla yakın bir ilişki var. Kafka’nın ne yaptığı iyi biliniyor. Bu konumun altını, tabii yazı yoluyla, tıpkı toprağın altından bir tünel açmak gibi eşelemek, Redpotter’ın dediği gibi buradan-şimdiden çıkmanın bir yolunu bulmak.

Ama elbette sorun daha karmaşıktır. Lafı uzatmak istemem. Bir iki çizgiyi belirlemek gerekirse, aslında hiçbir insan kendi konumuna tam olarak yerleşemez. Hep bir aralık ya da kayma gibi bir şey vardır. Bu aralık yaşam imkânıdır. Dolayısıyla aslında tam da böyle bir imkân olduğundan kendi konumumuzu sürekli üretebilmekte, adeta kendimizi hep aynı konuma mahkûm edebilmekteyiz. Yine öte taraftan bu aynı güç başka olanakların araştırılmasına, arayışına da izin veren şeydir. Diğer bir nokta şu olabilir: Gerçekte tek bir konum diye bir şey yoktur. Bir konum hep birçok konumdan oluşur. Benzer biçimde kendilik de tek bir şey değildir, birçok şeydir. Böyle konulursa, sorun öyleyse ustalaşmak sorunu olmayacaktır.

Romanlarınızda en ufak ayrıntıda bile dile olan itina gözden kaçmıyor. Kurduğunuz yarım sayfalık cümleler de bunu kanıtlıyor. Edebiyat yapmak öncelikle dil yaratmakla başlar, diyebilir miyiz?

Üsluptan bahsederken buna biraz değinmiş oldum. Ama bugün işler değişmiş gibi, dedim. Değişen nedir? Eskiden, Türkiye’den bahsediyorum, iyi metinlerde dil işçiliği denen şeyi sezerdik. Hatta yazar da bu, dil baskısı diyebileceğim bir şey yüzünden bir tür tutukluğa bile yol açıyordu. Bugünse sanki dil yeniden, artık hangi mucizeyle bilemiyorum, saydamlaşmış,  yeniden düşüncelerimizin bir ifade aracına dönüşmüş, sanki dilin egemeni olan bizmişiz gibi bir hava var yazılanlarda. Yani eskiden tutukluğa, dile getirme zorluğuna yol açan şey, şimdi adeta karşımıza bolca sözcüğün döküldüğü, gevezelik kılığında bir dilsizlikle çıkıyor.

Son dönem Türk edebiyatında ilgiyle takip ettiğiniz isimler var mı?

Az çok yaşıtlarım olan yazarlar arasında Hüseyin Kıran’ı ilgiyle, hayranlıkla takip ediyorum. Resul çok iyi, biricik bir kitaptır. Kıran’la karşılaştırınca adeta öteki uçtaymış gibi duran Barış Bıçakçı’yı yine ilgiyle takip ediyorum. Sinek Isırıklarının Müellifini zevkle okudum.

Şimdi eleştiri meselesine dönersek, eleştirinin bugünkü durumu açısından bunu söylemek fazla mı olur bilemiyorum ama söylemek isterim. Bu iki yazar hakkında ya da genel olarak genç yeni yazarlar hakkında yazılmış bir eleştiri kitabı ya da bir metin çözümlemesi var mı? Çıkan eleştiri kitaplarının neredeyse hepsi ısrarla eski isimler üzerine konuşmayı sürdürüyor. Peki ama, son yirmi yıldır bu insanlar ne yazıyor, ne yapıyor, nasıl bir dünyayı canlandırıyorlar? Bu yapıtlar iyi de olabilir, kötü de, kastettiğim şey, neden öyle ya da böyle olduğunun, bu yapıtları ortaya çıkaran (ve tabii bu yapıtların ürettiği)  güçlerin anlaşılmasına yönelik eleştirel bir çaba. Biri eskiler hakkında ne kadar yazıldı ki derse, şüphesiz haklıdır. Ama dediğim şu: Eskiye bu vurgu neden? Tersi bir düşünce de neden izlenmesin? Belki yeni olan, eskiyi daha iyi açıklayacaktır? Ama kim bilir belki, yeni yazarlar kendi eleştirmenlerini de çıkaracaktır.

Son olarak şunu da değinmek isterim. Az çok önceki söylediklerimle de ilişkili olarak. Önceki on yıllarla karşılaştırıldığında yazılanların çokluğuna, görünüşteki çeşitliliğine rağmen piyasa denen şu gizemli şey, genel, bildik ya da egemen eğilimlerin dışında yazmaya çalışanları ya eliyor ya da görünmez hale getiriyor. Yazarı ya kendisine uygun biçimlerde yazmaya ya da yok olmaya zorluyor. Eskiden yazarı hapse atar, kitapları yasaklarlardı -şüphesiz bu sürüyor- ama bugün daha etkili bir yöntem var. Eski tecrübelerden edebiyatın devlet tarafından nasıl öldürülebileceğini çok iyi bilmekteyiz, ama anlaşılan piyasa tarafından nasıl öldürülebileceğinin henüz yeterince farkına değiliz.

İZAFİ DERGİSİ 7. SAYI

ayhangeçgin11-300x260

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s