Bir Kez Daha Son Adım – Küçük bir zeyl denemesi / Mehmet Said Aydın

Künyede, kitabın çıkış tarihi Ocak 2011 olarak görünüyor. İkinci sayfasının sağ üst köşesine yazdığıma göre, ben bir ay sonra yani Şubat 2011’de Caddebostan’dan almışım kitabı. Ardından, Mart ayında da kitap üzerine bir şeyler yazmışım. Gazetelerin ve gazete eklerinin sıkıcı “vuruş sayısı” kısıtlamasına takılarak, olsun diye zorlayarak aslında biraz da kendimi. Yazı denen şey doğası gereği serazat olması gerekirken, bir sınıra takılmak ve yazının dünyasını o sınırın içinde kurmak “çağımız”ın handikaplarından biri fakat konu şu anda bu değil. Konu, aylar sonra bir kez daha baktığım bir metin, Ayhan Geçgin’in Son Adım’ı.

Bu arada neler olmuş diye bakıyorum. Mesela, tersinden öteki iki kitabını da okudum Geçgin’in; önce Gençlik Düşü’nü, ardından Kenarda’yı. Sanıyorum bu üç metnin de kapağının güçsüz olduğunu düşünmüştüm yan yana görünce kitapları. Sonra, sırf Son Adım üzerine değil, Ayhan Geçgin üzerine söz alan neredeyse herkesin referans verdiği Ömer Türkeş’in o yazısına da mahsuben, ilk iki romanını da tartışan bir şey yazmayı düşünmüştüm. Biraz not da almıştım köşeye beriye. Lakin akim kalan tasarılardan biri oldu; öyle oldu ki zaten bunları yazıyorum şimdi.

Başka neler oldu? Mesela, 2011 yılı için yapılan bir soruşturmada[1] 2011’in en iyi dördüncü romanı seçildi Son Adım. Buna şaşırdığımı da bir kenara not etmiş zihnim. Nedense çok kimsenin bilmediği, bilenlerin de tatlı bir kıskançlıkla birbirinden sakladığını düşündüğüm kitaplardan biri olduğuna ikna olmuştum. Soruşturmaya katılan isimlerin Geçgin’i bilmeleri ilginç değil ama listede Son Adım’ı görmek, tam olarak bahsettiğim duyguyla şaşırtmıştı beni. Aşağıda tamamı olacak yazıyı yazdıktan sonra, Ömer Özgüner’in Vatan Kitap’ta yayımlanan yazısını okudum ve orada kitap üzerine tutturduğu yazı tonunu çok sevdim. Çünkü üzerine konuştuğu kitabın sesinden el alıyordu ve o içtenliği, Alisan’ın içtenliği gibi görmüştüm. Gene yazıyı yazdıktan sonra Kemal Varol’un Jar’ı çıktı Sel’den. Yazıyı bir daha yazsam, adını andığım romanların içine onu da katacağımı düşündüm –şimdi aslında bu zeylin içinde katmış oluyorum. Sonra sonra, daha yakın bir zamanda Mahir Ünsal Eriş’in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde’sini okudum; o hikâyeleri de aslında bir roman gibi okuyup, kafamdaki bu listeye onu da yazdım. Yani “keyfî” analoji silsilesine. Nihayet, yazıyı yazdıktan aylar sonra kitaba bir daha döndüm. Son Adım’a. Nedense, günlerce gözümün önündeki kitabı göremedim, bulamadığımı düşündüm. Gene bu şehrin içinde ama başka bir evde olduğuna tam kanaat etmiş ve yenisini almaya karar vermiştim ki, kitaplığın bir kenarında buluverdim. Aradığım ama bulamadığım günlerde, içimden “Yahu altını çizmiştim o kadar, derkenarlar da vardı üstelik,” diyerek hayıflanıyordum. Fakat kitabı açıp baktığımda gördüm ki, sadece iki yerin altını çizmişim. Derkanar ise, hak getire. Tembellik etmediğimden eminim, muhtemelen elim uzun uzun altını çizmeye gitmemiş, tadına varmaya çalışmışım. Altını çizdiğim iki yer de şöyle: “Yoksa ölüm sonsuz uyku değil de, bir daha hiç uyumamak olmasın?” (s. 9) “Galiba herkes için hayal kırıklığı oldum , bunlara kendim de dahilim.” (s. 123)

Yazıda adı geçen metinlerin yazarları, yazı yayımlandıktan sonra yeni kitaplar da yazdılar. Mesela Haydar Karataş, Perperık’ın devamını, gene İletişim’den yayımladı. Cemil Kavukçu, münbit yazarlık yıllarına Aynadaki Zaman’la devam etti. Behçet Çelik Soluk Bir An’ı kaleme aldı. Mehmet Açar sinema yazıları yazmaya devam etti ama bir romanla ses vermedi. Son olarak içinde Haydar Karataş ve Ayhan Geçgin’in de bir hikâyeyle yer aldığı, “Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle” serbaşlıklı Bir Dersim Hikâyesi yayımlandı Metis’ten.

Yani ki, Türkçe bilen herkes Ayhan Geçgin’e halen bir teşekkür borçlu. Biz fanilerin beklediği, Geçgin’in daha çok yazması. Bizi, kendi metniyle birlikte daha çok sokaklarda dolaştırması. Edebiyata muhtacız çünkü. Üstelik bu muhtaciyetten halen medet umuyoruz.

Ve malum yazı:

<<Kitaplar arasında ilişki kurmanın akademide binbir türlü yolu var, üstelik buna gerek de var. Metinleri analojik bağlantılarla ilişkilendirmek, “yeniden okuma”lara tâbi tutmak, ikili karşıtlıklar üzerinden sonuçlara varmak, akademilerin amentüsü olmalıdır; -çoğu zaman iyi ki vardırlar da. Fakat okuyucu için, yazınsal herhangi bir bağ kurmak konusunda kendini zorunlu hissetmeyen okuyucu için benzer türlerdeki metinler arasındaki görünür/görünmez bağlar oldukça keyfî ve hadi diyeyim “güzel”dir. Kendi hesabıma, son zamanlarda ne zaman iyi bir roman okusam, elim Mehmet Açar’ın Çok Uzaklarda Bir Yaz’ına gitti sık sık. Orada adını bilmediğimiz ama hayatının neredeyse tamamını, ‘güzel’ bir anlatıcı mesafesiyle okuduğumuz karakterin hafızası, gençliği, aşkları, dönemin siyasi atmosferi vs. o kadar canlıdır ki, bir süre sizinle, gündelik hayatınızın içinde yaşar. Keza Cemil Kavukçu’nun, bence Türk edebiyatının en güçlü şehir monografilerinden biri olan uzun anlatısı Angelacoma’nın Duvarları da öyle bir metindir. Ve daha yakın zamandan, yer yer yumru olup boğaza takılan, kimi yerlerde insanın içini kabartan, coşturan ama bunu neredeyse bir Marquez estetiğiyle yapmayı başarmış Perperık-a Söe [Gece Kelebeği] isimli Haydar Karataş romanı. İşte asıl analojiyi, birazdan söz edeceğim kitapla bu kitap arasında kurmak niyetindeyim: Ayhan Geçgin’in, Metis Yayınları tarafından yayımlanan üçüncü romanı Son Adım, geçtiğimiz günlerde okuyucu karşısına çıktı.

Ayhan Geçgin, kolaylıkla söylenebilir ki, “az yazan” bir yazar. Bunu aslında şöyle tashih etmek gerekebilir; “çok yazmaktan imtina eden” bir yazar bence. Çünkü cümle cümle özenildiği o kadar açık ki, Son Adım’ın yazım sürecinin uzun ve zorlu olduğunu tahmin etmek güç değil. Adeta bir üslup obsesyonuyla metni güçlendirmiş Geçgin; üslup denen şeyin bir roman boyunca gerilimi nasıl azaltılmaz, göstermiş.

Son Adım’ın zemin–mekân ilişkisine dair bir güncel analoji daha kurmak mümkün aslında: Behçet Çelik’in –hassaten Diken Ucu’nda- İstanbul’u gibi bu İstanbul. Çelik de, kenardan, renksiz (rengi varsa bile renksiz), kendine has kokularıyla mevcut, romanın/edebiyatın çok da mekânı olmamış mekânlardan harekete (hareket?) geçiriyordu karakterlerini. Ayhan Geçgin de, Alisan’ı [Ali İhsan] Küçükçekmece’de, Bakırköy’de, Çapa’da dolaştırıyor. Alisan; babasını ve annesini kaybetmiş, babaannesiyle çocukluk evinde, Küçükçekmece’de yaşayan, üniversite için Eskişehir’e gidip kısa bir süre sonra okulu bırakıp dönmüş, iç sesiyle ağzından çıkan sesler arasında dünyalar kadar fark olan bir karakter. Uyumsuzluğunun “şehir”le bariz bir alakası var; işlerle, kadınlarla, babaannesiyle, televizyonla, tozlanıp duran bir adet kitapla ilişkisi çerçevesinde gördüğümüz, dinlediğimiz Alisan roman boyunca “bir şey” bekliyor. Geçgin, ikinci tekil şahısla [“sen” ile] büyük bir üslup tutturuyor; anlatıcıyla Alisan arasında mesafe bir süre sonra belirsizleşiyor, belirsizleşmesinin “sorun” olacağı yerlerde, hemen devreye giriyor tekrar anlatıcı. Çok alışık olmadığımız ikinci tekil şahısla böyle bir üslup tutturmuş olmasında da, evvelden söylediğim, “obsesyon” ile bir tutarlı bir ilişkisi var kanımca. Alisan, çok tanıdık biri; Mersault’ya da benziyor, Selim Işık’a da, “Uyuyan Adam”a da, Zebercet’e de. Bu tanıdıklığın içinde biricikliğini de sabırla örüyor. İç sesi, ailesinin göçüne karşı mesafesi, ailesiyle olan derin ilişkisizliği, “onların dili”, babaannesi, babaannesinin hastalığında yaşadıkları ve Kader isimli komşu kadının hayatına girişi. Metnin büyük kısmında beklediği “büyük şey” babaannesinin ölümüyle, “onların dili”nin konuşulduğu Tunceli-Bingöl arasındaki o ilçede yaşadıkları haline geliyor.

Burada Geçgin ne kadar “sert” ve “gerçek”se, Karataş aynı coğrafyada ama bu defa 38’deki kırımdan söz ederken aynı ölçüde gerçeküstü ve büyülü bir dil kuruyordu. Uzak zamanlarda, aynı coğrafyada yaşanan olabildiğine “sert” ve “gerçek” şeyin, iki ayrı kalemin elinden anlatılışı, sadece edebiyat için değil, vicdan ve insanlık için de çok mühim adımlardı. Karataş, bir küçük çocuk ile annesinin yaşadıklarını anlatıyordu, Geçgin şehirli olamamış ama kesinlikle “oralı” da olmayan bir uyumsuz adamın yaşadıklarını anlatıyor. Üslup değişiyor, metin değişiyor, zaman değişiyor ama mekân sabit kalıyor. Acı ve zulüm de.

Alisan, kitabın sonunda işkencecisine “Ama ne yaparsanız yapın insanı bir hiçe indirgeyemezsiniz. Gerçeği mi istiyorsunuz, işte gerçek: İnsanın içinde ölümsüz bir şey vardır. İnsanın içinde yok edilemez bir şey vardır.” diyor işkence tezgâhında.

Edebiyat, bazen insana güç verdiği için de değerli oluyor.

Ayhan Geçgin’e Türkçe bilen herkes bir teşekkür borçludur.>>


[1] Sabitfikir’in soruşturma yöntemiyle belirlediği “2011’in En İyi 100 Romanı” listesine ulaşmak için: http://www.idefix.com/kitap/sf2011_best100.asp

İZAFİ DERGİSİ 7. SAYI

ayhangeçgin11-300x260

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s